|
Türk dilinin en eski izleri Sümer
kaynaklarındaki Türkçe sözlerdir.
M.Ö. 3100-M.Ö. 1800 yılları arasına
ait Sümerce metinlerde 300′den fazla
Türkçe söz yer almaktadır.
Sümerceyle Türkçedeki ortak sözler
ya ortak kökenden gelmektedir ya da
alış veriş sonucu ortaya çıkmıştır.
Hangi ihtimal doğru olursa olsun
Türkçenin ilk verileri M.Ö.
2000-3000 arasına çıkmakta, yani
bundan 4-5000 yıl geriye
gitmektedir. Ortak sözler Türklerle
Sümerlerin komşu olduklarını da
gösterir. Türklerin hiç olmazsa bir
bölümü M.Ö. 2000-3000 yılları
arasında, belki de daha önce Ön
Asya’da yaşamış olmalıdır.
M.Ö. 7.-3. yüzyıllar arasında
Karadeniz’le Hazar’ın kuzeyinde ve
Kuzeydoğusunda yaşayan Sakaların
önemli bir bölüğü ve yöneticileri de
büyük ihtimalle Türktü. M.Ö. 6.
yüzyılda yaşamış olan Sakaların
kadın hükümdarının adı Yunan
kaynaklarında Tomiris
olarak geçer. Bu kelime Türkçe
Temir (demir) olsa
gerektir.
Dîvânü Lûgati’t-Türk’te
anlatıldığına göre İskender’in
Türkistan seferi sırasında (M.Ö.
330′lar) Türklerin bir kısmı,
hükümdarları Şu yönetiminde Hocent
civarında, yani Seyhun’un yukarı
havzalarında idiler. İskender’in
gelişiyle Şu ve idaresindeki Türkler
Altaylara çekildiler; Oğuzlar ise
Hocent civarında kaldılar.
Çin kaynaklarındaki ilk bilgilere
göre Türkler Çin’in kuzeyindeki
bozkırlarda yaşıyorlardı. M.Ö. 220′lerde
ortaya çıkan Tuman
(Teoman) Yabgu ve
M.Ö. 209′da hükümdar olan oğlu
Motun (Mete)
Yabgu, Hunların
büyük hükümdarları idiler ve
merkezleri bugünkü Moğolistanda
bulunan Orhun vadisinde idi.
Hunlardan sonra da Topalar, Avarlar,
Göktürkler, Uygurlar dönemlerinde,
M.S. 840′a kadar Türklerin merkezi
Orhun vadisinde olmuştur. M.Ö. 220 -
M.S. 840 arasındaki 1000 küsur
yıllık dönemde Türkler kudretli
zamanlarında Okyanus kıyılarından
Hazar’a, hatta bazen Karadeniz’in
kuzeyine kadar uzanan topraklara
hükmediyorlardı. Türklerden bir
bölüğü M.S. 370′lerde İdil’i geçmiş
ve Kafkaslarla Karadeniz’in kuzeyine
ulaşmıştı. Batı Hunları, Bulgarlar,
Avarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar
370′ten başlayarak yüzyıllar boyunca
Doğu Avrupa ve Balkanları
yönetimleri altında
bulundurmuşlardır.
Asya ve Avrupa Hunlarına ait
herhangi bir Türkçe metin elimizde
bulunmamaktadır. Ancak Çin ve Bizans
kaynaklarına geçen bazı özel adlar
ve kelimeler onlara ait Türkçe
veriler olarak kabul edilmektedir.
Çin kaynaklarında geçen
tehri, kut, yabgu, ordu, temir
gibi sözlerin Çinceleşmiş biçimleri,
milât yıllarına ait Türkçe
verilerdir. Attilâ’nın babasının adı
olan Muncuk
(Boncuk) ve oğullarının adları
Dehizik, İrnek, İlek
Türkçeyle açıklanabilmektedir. 6.-9.
yüzyıllardaki Tuna Bulgarlarından
yıl ve ay adları ile birkaç
kelimelik bazı küçük metinler
kalmıştır. Yıllar hayvan adlarıyla
adlandırıldığı için yıl adları aynı
zamanda çeşitli hayvanların adlarını
gösteriyordu. Aylar sıra sayılarıyla
ifade edildiği için Bulgar
Türkçesindeki sayıların adlarını da
böylece öğrenmiş oluyorduk.
Moğolistan’da bulunmuş olan 6
satırlık Çoyr yazıtı tarihi bilinen
en eski metindir. İlteriş Kağan’a
katılan bir askeri anlatan metin
687-692 arasında yazılmış olmalıdır.
Orhun anıtları olarak bilinen İşbara
Tamgan Tarkan (Ongin), Köl İç Çor (İhe-Huşotu),
Tonyukuk, Köl Tigin, Bilge Kağan
anıtları 719-735 yılları arasında
yazılmışlardır. Uygurların ikinci
kağanı Moyun Çor Kağan’a ait Taryat,
Tes ve Şine-Usu anıtları 753-760
arasında dikilmiştir. Moğolistan’da,
Yenisey vadisinde, Kazakistan’da,
Talas’ta (Kırgızistan), Kuzey
Kafkasya’da, İdil-Ural bölgesinde,
Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve
Polonya’da Göktürk harfleriyle
yazılmış daha yüzlerce yazıt
bulunmuştur. Bu küçük yazıtların
7.-10. yüzyıllar arasında yazıldığı
tahmin edilmektedir. Demek ki bu
yüzyıllarda Doğu Avrupa ve
Balkanlardan, hatta Macaristan’dan
Güney Sibirya’ya ve Moğolistan
içlerine kadar uzanan sahada Türkçe,
Göktürk harfleriyle yazılan bir
yazılı dil olarak kullanılmaktaydı.
9. yüzyıldan itibaren Türkçenin
yazılı ürünlerini daha güneyde,
Tarım havzasında da görmeye
başlıyoruz. 840′ta Tarım havzasında
ve Gansu bölgesinde devletler kuran
Uygurlar; Göktürk, Uygur, Soğdak ve
Brahmi alfabeleriyle kâğıt üzerine
yüzlerce eser yazdılar, yüzlerce
belge bıraktılar. Hatta bunların bir
kısmı yazma değil, basma eserlerdi.
Uygur yazılı eserleri, Gansu
bölgesinde 17. yüzyıla kadar devam
etmiştir.
11. yüzyılda Kâşgar ve Balasagun
çevresi de bir Türk kültür çevresi
olarak ortaya çıkar. 1069 tarihli
Kutadgu Bilig Balasagun’da
yazılmaya başlanmış, Kâşgar’da
Karahanlı hükümdarına sunulmuştur.
1070′lerde Bağdat’ta kaleme alınan
Dîvânü Lûgati’t-Türk de
aslında Kâşgar muhitinin eseridir.
Türkler 10. yüzyılda Müslüman
oldukları hâlde 11. yüzyılda Arap
yazısı henüz Türklerin yazısı hâline
gelmemişti. Kâşgarlı Mahmud 1070′lerde
Türk yazısının Uygur yazısı olduğunu
kesin şekilde kaydeder.
Kâşgarlı Mahmud Türklerin 20 boy
olduğunu yazar ve onları batıdan
doğuya doğru şöyle sıralar: 1.
Beçenek, 2. Kıfçak, 3.
Oğuz, 4. Yemek, 5.
Başgırt, 6. Basmıl,
7. Kay, 8. Yabaku,
9.Tatar, 10. Kırkız,
11. Çigil, 12. Tohsı,
13. Yağma, 14. Uğrak,
15. Çaruk, 16. Çomul,
17. Uygur, 18. Tangut,
19. Hıtay. Listedeki
Hıtay’ı Kâşgarlı’nın ifadesiyle “Çin
ülkesi” olarak ayırmak gerekir. Bu
sıralamadan az sonra Kâşgarlı
Beçeneklerle Kıfçaklar arasına
Suvarlarla Bulgarları
yerleştirir. Kâşgarlı’nın iki dilli
oldukları için dillerini bozuk
saydığı Soğdak, Kençek, Argu
ve Tangutlardan Arguları
da Türk boyları arasında saymalıyız.
Demek ki 11. yüzyılda Balkanlardaki
Bizans sınırından Çin ve Moğalistan
içlerine kadar Türkçe konuşuluyordu.
13. yüzyılda Türk yazı dilinin
merkezîleştiği bölge Aral’ın
güneyindeki Harezm bölgesidir.
13.-14. yüzyıllarda Altınordu’nun
merkezi olan Hazar’ın kuzey
kıyısındaki Saray’dan hatta daha
batıdaki Kırım’dan Tarım havzasının
doğusundaki Gansu’ya kadar Türk yazı
dili kesintisiz olarak
kullanılıyordu. Tarım havzasıyla
Gansu’da kullanılan dile Türkoloji
literatüründe Uygur Türkçesi,
Altınordu ve Türkistan sahasında
kullanılan dile ise Harezm Türkçesi
denmektedir. Ancak ikisi arasında
ses ve gramer yönünden hemen hemen
hiç fark yoktur. Yazıları ise
farklıdır. Birincisi Uygur, ikincisi
Arap yazısını kullanır.
13. ve 14. yüzyıllarda Türk yazı
dili, bu ana sahadan başka üç
coğrafyada daha kullanılıyordu.
Bunlardan biri Yukarı İdil (bugünkü
Tataristan) sahasıdır. Burada
bulunan mezar kitabelerinin dili
İdil Bulgarcası idi. İkincisi Mısır
ve kısmen Suriye idi. Buradaki yazı
dili Harezm Türkçesine çok yakındı
ve Kıpçak Türkçesi adını taşıyordu.
Üçüncü saha Azerbaycan ve Anadolu
sahasıydı. 13. yüzyılda bu alanda
Oğuz ağzına dayanan yeni bir yazı
dili doğmuştu. Bu yazı dili
Balkanlara doğru sahasını
genişleterek kesintisiz şekilde
bugüne dek sürmüştür. Sadece mezar
kitabelerinde gördüğümüz İdil
Bulgarcası 14. asırdan sonra yerini
Kıpçakçaya bırakır. Mısır ve
Suriye’de ise 15. yüzyıldan sonra
Kıpçak Türkçesi kullanılmaz olur.
Karadeniz, Kafkaslar, Hazar denizi
ve İran, Kuzey-Doğu Türkçesi ile
Batı Türkçesini ayıran tabiî
sınırlardır. 11. yüzyıldan itibaren
Oğuzlar İran’ı aşarak Azerbaycan ve
Anadolu’ya gelmişler ve Batı
Türklüğünü oluşturmuşlardır. Batı
Türklüğü 14. yüzyılda Balkanlara
taşmış, daha sonra Macaristan
sınırına dayanmıştır. Bugünkü Irak
ve Suriye’nin kuzey bölgeleri de
Batı Türklerinin 11. yüzyıldan
itibaren yerleştikleri yerlerdi ve
buralardaki nüfus Anadolu
Türklüğünün tabiî uzantısıydı. Öte
yandan Kuzey Afrika ve Arap
ülkelerine de önemli miktarda
Osmanlı Türkü yerleşmişti. Bütün bu
sahalarda Batı Türkçesi ortak bir
yazı dili olarak kullanılmıştır. 13.
ve 14. yüzyıllarda Anadolu ve
Azerbaycan’da yazılan eserleri, yazı
dili olarak birbirinden ayırmak
kolay değildir. Bu asırlarda yazı
dili henüz standartlaşmamıştır;
esasen Azerbaycan, Anadolu ve
Balkanlarda henüz siyasî birlik de
yoktur; bölgede çeşitli Türk beylik
ve devletleri hüküm sürmektedir. 15.
yüzyılda Osmanlılar güçlenerek
birliği kurmaya yönelirler ve yeni
oluşmaya başlayan İstanbul ağzı
esasında Osmanlı Türkçesi standart
hâle gelir. 16. yüzyılda Doğu ve
Güney-Doğu Anadolu ile birlikte
Suriye ve Irak da Osmanlı
topraklarına dahil olur; böylece bu
bölgeler de Osmanlı Türkçesi alanı
içine girerler. Kuzey ve Güney
Azerbaycan, İran’la birlikte bir
başka Türk devletinin, Safevîlerin
yönetiminde kalır. Ancak yine de 16.
asırda Azerbaycan ve Osmanlı yazı
dillerinin kesin şekilde ayrıldığını
söylemek doğru değildir. Hatayî ve
Fuzulî her iki çevrenin de şairidir.
17. yüzyıldan sonra iki yazı dilinin
ayrıldığını söylemek mümkündür;
ancak aralarındaki fark yok denecek
kadar azdır.
Kuzey ve doğu Türklerinde Harezm
Türkçesinin devamı niteliğindeki
Çağatay Türkçesi tek ve ortak yazı
dili olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıl
başlarına kadar sürdü. Bunun bir tek
istisnası vardı: Kırım Hanlığı.
Osmanlı idaresinde bulunduğu için
Kırım Hanlığında kullanılan yazı
dili Osmanlı Türkçesi idi.
13. yüzyıldan itibaren iki ayrı yazı
dili hâlinde gelişen Doğu ve Batı
Türkçeleri sürekli olarak
birbirleriyle temasta olmuşlardır.
Çağatay sahası eserleri, özellikle
Nevayî Osmanlı ve Azerbaycan
Türklerince hep okunmuştur. Buna
karşılık Osmanlı eserleri de
özellikle İdil-Ural bölgesinde
sürekli okunmuştur. Osmanlı ve
Azerbaycan sahasında Nevayî’ye
Çağatayca olarak nazireler yazılmış
ve bu 19. yüzyıla kadar sürmüştür.
1552′de Kazan’ın düşmesiyle başlayan
Rus yayılması 1885′te Batı
Türkistan’ın işgaliyle
tamamlanmıştır. Doğu Türkistan 1760′larda
Çin işgaline uğramıştı. 19. yüzyılın
sonuna gelindiğinde bağımsız olan
Türkler sadece Osmanlı Türkleriydi.
19. yüzyılın ortalarında Türk yazı
dilleri için yeni bir süreç başlar.
Kazan Üniversitesinde hocalık yapan
müsteşrik ve papaz İlminski, her
Türk boyunun konuşma dilinin ayrı
bir yazı dili hâline gelmesi
gerektiği görüşünü ortaya koyar ve
bunun için çalışmaya başlar.
Özellikle Tatar aydınlarıyla
Kazan’da okuyan Kazak aydınları
üzerinde etkili olur. Bu iki Türk
boyunun bazı yazar ve şairleri,
ortak olan Çağatay yazı dili yerine
kendi konuşma dillerini yazı dili
hâline getirmeye çalışırlar.
Yüzyılın sonlarına doğru Tatar ve
Kazak yazı dillerinin ilk eserleri
verilmeye başlar. İlminski’ye
karşılık Gaspıralı İsmail, 1884′te
Bahçesaray’da (Kırım) çıkarmaya
başladığı Tercüman gazetesi
ve Türk dünyasının her tarafında
açtırdığı usûl-i cedit okulları
vasıtasıyla ortak yazı dilini
savunur; bütün Türk dünyasının
sadeleştirilmiş İstanbul Türkçesinde
birleştirilmesini ister. Rusya’da
Meşrutiyetin ilân edildiği 1905
yılından itibaren Kırım, İdil-Ural,
Azerbaycan ve Türkistan bölgelerinde
Türk yazı dili konusu sıkı bir
şekilde tartışılır. Gaspıralı
İsmail’in tesirinde kalan Türk
aydınları yazı dilinde birlik
fikrini savunurlar ve buna uygun
eserler verirler. İlminski’nin
fikirleri ise başka müsteşrikler ve
Çarlık memurları tarafından
yayılmaya çalışılır. İlminski gibi
bir papaz ve müsteşrik olan Nikolay
Ostroumov 1870′ten 1918′e kadar
Türkistan Vilâyetinin Gazeti’ni
çıkararak bu gazete vasıtasıyla
İrancalaşmış Özbek ağızlarını yazı
dili hâline getirmeye çalışır.
1888-1902 arasında çıkarılan
Dala Vilâyeti gazetesi
Kazakçayı, 1905-1908 arasında
çıkarılan Mecmûa-yı Mâverâyı
Bahr-ı Hazar Türkmenceyi yazı
dili yapmaya uğraşır. Her üç gazete
de Çar idaresince çıkarılmaktadır.
Yüzyılın başındaki bu tartışma ve
uygulamalar kaynaklara ulaşmanın
zorluğu yüzünden bugüne kadar ciddî
şekilde araştırılmış değildir. Ancak
1917′deki Bolşevik ihtilâlinden
sonra serbest tartışma ortamı yok
edilmiş, İlminski ve Ostroumov’un
fikirleri zorla uygulanarak her Türk
boyunun konuşma dili ayrı yazı dili
hâline getirilmiştir. Bu süreç
Sovyetler Birliği’nde 1930′larda
tamamlanmıştır. Çin idaresindeki
Doğu Türkistan’da ise Uygurca,
Çağatay yazı dilinin devamı olarak
sürerken 1949′daki komünist idareden
sonra mahallîleştirilmiştir. Alfabe
değişiklikleriyle bu süreç
hızlandırılmış, her Türk yazı dili
için ayrı alfabeler oluşturularak
farklılık artırılmaya çalışılmıştır.
Bütün bu çalışmalar sonunda bugün 20
Türk yazı dili ortaya çıkmış
bulunmaktadır: 1) Türkiye
Türkçesi, 2) Gagavuz
Türkçesi, 3) Azerbaycan
Türkçesi, 4) Türkmen
Türkçesi, 5) Kırım Tatar
Türkçesi, 6) Karaçay-Malkar
Türkçesi, 7) Nogay Türkçesi,
Kumuk Türkçesi, 9)
Kazan Tatar Türkçesi, 10)
Başkurt Türkçesi, 11) Kazak
Türkçesi, 12) Karakalpak
Türkçesi, 13) Kırgız
Türkçesi, 14) Özbek
Türkçesi, 15) Uygur
Türkçesi, 16) Altay
Türkçesi, 17) Hakas
Türkçesi, 18) Tuva
Türkçesi, 19) Saha (Yakut)
Türkçesi, 20) Çuvaş
Türkçesi. Rusya bugün dahi yeni
yazı dilleri oluşturma fikrini
bırakmış değildir. Tataristan
Cumhuriyeti dışında kalan Batı
Sibirya Tatarları ile Güney
Sibirya’daki Şorların ağızları bazı
fonlar ve yardımlar yoluyla yazı
dili hâline getirilmeye
çalışılmaktadır.
Türk dünyasında 1990′dan beri yeni
bir süreç başlamıştır. Beş Türk
cumhuriyeti bağımsız olmuş,
diğerleri de daha serbest hareket
edebilme imkânlarına kavuşmuştur.
Şimdi artık kendi kültür
politikalarını kendileri tayin
edecek duruma gelmişlerdir. Nitekim
bunun etkisi de kısa zamanda
görülmeye başlanmıştır. 1991
Aralığında Azerbaycan, 1993
Nisanında Türkmenistan, 1993
Eylülünde Özbekistan, 1994 Şubatında
Karakalpakistan Lâtin alfabesine
geçme kararı almışlardır. Bu
ülkelerde yeni alfabeye geçiş
kademeli olarak uygulamaya
konmuştur. Öte yandan Kırım Türkleri
ile Gagavuzlar da Lâtin alfabesine
geçerek bazı süreli yayınlarını yeni
alfabeyle basmaya başlamışlardır.
“Dil dışı şartlar” dediğimiz siyasî,
iktisadî ve kültürel ilişkiler de
Türk yazı dilleri arasında yeni
etkileşim ve oluşumlara yol açmaya
başlamıştır. Türkiye’de Türk
cumhuriyetlerinin edebiyatlarına ait
bazı parçalar lise edebiyat
kitaplarına konmuştur. Türk
Ocakları, Kültür Bakanlığı, TÖMER
gibi kuruluşlarca Türk lehçelerini
öğreten kurslar açılmıştır. Nihayet
dört üniversitede (Ankara, Gazi,
Muğla, Atatürk) Çağdaş Türk
Lehçeleri ve Edebiyatları bölümleri
açılmıştır. Pek çok Türkiyeli genç
Türk cumhuriyetlerinde öğrenim
görmektedir. Sayıları az da olsa
sosyal bilim dallarındaki bazı genç
araştırıcılar Türk toplulukları
arasında araştırmalar yapmaya
başlamışlardır. Avrasya
televizyonunun bazı genç yapımcıları
da Türk dünyasına sık sık giderek
yeni yapımlara imzalarını
atmaktadırlar. Siyasî, iktisadî,
ilmî ve kültürel heyetler de sık sık
bu dünyaya yolculuk etmektedir. Türk
cumhuriyet ve topluluklarında uzun
süreli kalan iş adamları ve
görevliler de az değildir. Bütün bu
teşebbüs ve ilişkiler Türk
lehçelerinin Türkiyeli aydınlar ve
gençler tarafından öğrenilmesine yol
açmaktadır.
Türkiye Türkçesinin diğer Türklerce
öğrenilmesi ise çok daha büyük
ölçülerde karşımıza çıkmaktadır.
Türkiye’de öğrenim görerek bizim
lehçemizi öğrenen öğrencilerin
sayısı 10.000′i geçmiştir. İktisadî,
kültürel veya ilmî sebeplerle
Türkiye’ye gelip kısa veya uzun
süreli ülkemizde kalan ve Türkiye
Türkçesiyle bizlerle anlaşabilen pek
çok insan vardır. Öte yandan Türk
cumhuriyet ve topluluklarında pek
çok okul açılmıştır ve bu okullarda
on binlerce öğrenci okumakta,
Türkiye Türkçesini öğrenmektedir.
Doğrudan doğruya Türk
televizyonlarını izleyebilen
Azerbaycan veya Avrasya yayınlarına
bakan Türkistan cumhuriyetleri bu
kanalla da Türkiye Türkçesine aşina
olmaktadır.
Bütün bu temas ve faaliyetlerin
sonuçlarını önümüzdeki yıllarda
görebiliriz. Türk televizyonlarını
izleyen Azerbaycanlı çocuklar daha
şimdiden Türkiye Türkçesindeki
farklı kelimeleri tanımaya ve hatta
kullanmaya başlamışlardır.
Samaylot yerine uçak
kelimesi pek çok Türk topluluğuna
ulaşmıştır. Türkiye Türkleri de
artık orun (yer), kıyın
(zor), çalar
(nüans), kayıtmak
(geri dönmek), aylanmak
(çevresinde dönmek), uçraşmak
(karşılaşmak), tapmak
(bulmak) gibi kelimeleri
tanımaya başlamalıdırlar.
Eski Sovyetler dışındaki Türk
dünyası ile ilişkilerimiz de
artmıştır. Batı Trakya, Bulgaristan,
Makedonya, Yugoslavya, Romanya gibi
Balkan ülkelerinde yaşayan Türklerle
artık daha sık temas hâlindeyiz.
Balkanlardan gelen pek çok Türk
genci de Türk üniversitelerinde
okumaktadırlar. Bu ülkelerin çoğunda
ilk ve orta dereceli okullarda
Türkçe öğretim yapılmakta, Türkçe
gazete ve dergiler çıkarılmaktadır.
Hemen hemen hepsinden Türk
televizyonları izlenmektedir.
İran’da da Azerbaycan Türkçesiyle
(Arap harfleriyle) dergi ve kitaplar
yayımlanmakta, belirli saatlere
mahsus olarak radyo ve televizyon
yayınları yapılmaktadır. İran’da
artık Türkçe eğitim talepleri
başlamıştır. Irak’ta, 36. paralelin
kuzeyinde birkaç yıldan beridir
Türkçe öğretim yapılmaya
başlanmıştır; Türkçe gazete ve
televizyon yayınları yapılmaktadır.
Türk dili yarın nasıl olacaktır?
Yukarıda sayılan gelişmeler elbette
Türk dilinin yarınını büyük ölçüde
belirleyecektir. 20 yıl sonra
Türkiye Türkçesi, Türk dünyasındaki
pek çok aydın tarafından bilinen ve
Türkler arası plâtformlarda
kullanılan bir iletişim dili
olacaktır. Bu süre içinde Birleşmiş
Milletlerce kabul edilmiş olması da
muhtemeldir. Türk dünyasının bazı
genç aydınları az da olsa makale,
şiir, hikâye ve kitaplarını Türkiye
Türkçesiyle yazmaya
başlayacaklardır. Onların, bizim
yazı dilimizle yazdıkları eserlerde
kendi lehçelerine ait bazı
kelimeler, hatta fonetik ve
morfolojik özellikler
bulunabilecektir. Böylece bizler de
o lehçelerden küçük tatlar almaya
başlayacağız. Şüphesiz Türkiye
Türklerinden yetişmiş bazı şair ve
yazarlar da eserlerine Türk
lehçelerinden kelimeler ve bazı
özellikler serpiştireceklerdir. Bu
hem Türkiye Türkçesinin kendi
kaynaklarından beslenerek
zenginleşmesine, hem de yeni
tatlarla çeşitlenmesine yol
açacaktır. Böylece 4000 yıl önce
Sümer kaynaklarında görülen
agar (ağır), di-
(demek), dingir
(tenri-tanrı), dug-
(dökmek), men
(ben), zae (sen),
zag (sağ),
gişig (eşik-kapı) gibi
kelimeler önümüzdeki bin yıllarda
sonsuzluğa doğru yollarına devam
edeceklerdir.
Prof.
Dr. Ahmet B. ERCİLASUN
Kaynak:
gramerimiz.com
|