|
Bir gün Kanuni Sultan Süleyman
mütevazı sayıda bir maiyetle
Istranca Ormanları'na doğru
avlanmaya çıkmıştı ki, kendisini
gören bir adam "Uğurlar olsun
Sultanım!" diyerek yarenlikte
bulundu. Fakat avcılık töresince
bu söylem kişiye uğursuzluk
getirirdi. Söylenmesi gerekense
"rastgele" cümlesiydi. Padişah
ve maiyeti bu uğursuzluğu kırmak
için yedi adım geriye gittikten
sonra yollarına devam ettiler.
Tam ormana varılmış bir yavru
ceylanın ardınca koşturulmaya
başlanmıştı ki gök gürledi ve
bulutlar sağanaklar halinde
yükünü boşaltmaya koyuldu.
Herkes ne yapacağını bilmez bir
halde, civarda kandili parlayan
bir kulübeye koşup sığındılar.
Islaktılar. Üşümüşlerdi.
Konuksever kulübeci, onca insanı
bir başına ısıtmak için yakacak
neyi var neyi yoksa yaktı.
Nihayette av erbabının üstleri
kurumuş, içleri ısınmıştı. Ve
birkaç saat kadarlık bir süre
içinde yağmur tamamen dinmiş,
misafirlere yol görünmüştü. Ve
lala, kulübecinin yanına gelip,
teşekkürlerini bildirdikten
sonra yakılan ateşin pahasını
sordu. Adam: "Bin altın efendim"
dedi. Lala "Bre! yaktığın
odunlar bir altın bile etmezken
niçin böyle densüzlük eyler de
pahalı bir fiyat söylersin"
diyerek adama çıkışınca adam
"Doğrusu odunların pahası
dediğiniz gibi bir altın bile
etmez. Fakat bu sağanak altında,
bu dağ başında bir sığınak
bulmak ve binbir zahmetle
yakılmış bir ateşin karşısına
geçip ısınmak gerçekten çok
pahalı bir şey. Ben sizden odun
değil ateş pahasını istedim"
dedi.
|