hikmet  

 I  ANA SAYFA I ŞİİR I ŞİİR GÖNDER I ŞİİRLERİN I SESLİ ŞİİRLER I EDEBİYAT I YAZI GÖNDER I KÖŞE YAZILARI I İSLAM I VİDEOLAR I İLETİŞİM I

  Dünya için aklınla, Ahiret için kalbinle çalış,                                                                                           KONUK DEFTERİ       SİTE HARİTASI

menü
  
 
 
   POETİKA
   ŞAİRLER
   ŞİİRLER
   SESLİ ŞİİR
   RESİMLİ ŞİİR
   SLAYT ŞİİR
   SENİN ŞİİRİN
   ŞİİR GÖNDER
 
 


  

 
 
   EDEBİYAT
   TÜRK DİLİ
   EDEBİYAT TÜRLERİ
   HALK EDEBİYATI
   DİVAN EDEBİYATI
   TÜRK KÜLTÜRÜ
   TÜRK DESTANLARI
   ATASÖZLERİ
   DEDE KORKUT
 
 
  
 
 
  OĞUZ YANIK
  FATİH ERDURAN
  SEYFULLAH DÜZGÜN
  İBRAHİM GÜVEN
  YALÇIN ERDURAN 
  HİKMET YANIK 
  M. FATİH KARAASLAN
  KENDİNİ EKLE
  TÜM ŞAİRLER
 
 
  
 
 
   N.FAZIL KISAKÜREK
   M.AKİF ERSOY
   Y. BÜLENT BAKİLER
   SEZAİ KARAKOÇ
   NAZIM HİKMET RAN
   NURULLAH GENÇ
   CEMAL SAFİ
   BÜTÜN ŞAİRLER
 
 
  
 
 
   KARACAOĞLAN
   YUNUS EMRE
   AŞIK VEYSEL
   PİR SULTAN ABDAL
   BÜTÜN OZANLAR
 
 
  
 
 
Fon Müzikleri
Radyo İlahi
İslami Sesli Şiir
 
 

 
www.free-counter-plus.com
Advert
 

                     ÇİLE'DEN

 

anlamak yok çocuğum,

anlar gibi olmak var.

akıl için son tavır,

saçlarını yolmak var.

(N. Fazıl)

 PageRank

 
 
 
 
 
 
  :: KİTAPLARDAN ::

 

Kitaplar vardır okunurken bir çok yerini çizdiğiniz, notlar aldığınız. İşte size kitaplardan öne çıkanlar.

Kitaplardan Sayfası

 

 
  

  MÜSLÜMANCA KONUŞMAK -II-

  KUR'AN AHLAKI

 

Kaynak: www.kuarnahlaki.com

 

Allah'a güvenip dayanarak konuşmak

Cahiliye inançlarını taşıyan insanlar başları sıkıştığında, yardıma ihtiyaç duyduklarında ya da bir şeyi elde etmek istediklerinde çözümü dünya hayatında güç sahibi olduğunu düşündükleri odaklarda ararlar. Kimileri nüfuz sahibi eş-dostlarından, kimileri mal, itibar ya da söz sahibi insanlardan medet umarlar. Bütün bu insanların Allah'ın kontrolüyle hareket eden aciz varlıklar olduklarını unuturlar. Bu nedenle onların gözlerine girmeye çalışırlar.

Oysa bir insana yarardan ya da zarardan yana bir şey isabet edecek ise, bunu gerçekleştirebilecek tek güç Allah'tır. Müslümanlar bu gerçeğin farkındadırlar. Bu nedenle her zaman yardımı ve desteği Allah'tan bekleyen ve yalnızca O'nun rızasını kazanmaya çalışan bir üslup kullanırlar. İhtiyaç, zorluk ya da sıkıntı içinde de olsalar tüm bunları giderecek ve kendilerine yardım ulaştıracak olanın sadece Allah olduğunu bilirler.

Nitekim Kuran'da müminlerin bir sıkıntı ya da zorlukla karşılaştıklarında, "Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse müminler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler." (Al-i İmran Suresi, 160) diyerek birbirlerine sadece Allah'a yönelip O'na tevekkül etmeyi hatırlatan konuşmalar yaptıklarından bahsedilmektedir.

Bunun yanında müminler ".Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder." (Hac Suresi, 40) ayetinin hükmü gereği Allah'ın her zaman için müminlerin yanında olduğunu, Allah'ın izni olmaksızın hiç kimsenin ve hiçbir şeyin kendilerine zarar veremeyeceğini bilerek konuşurlar. En zor, en kritik ve en hayati risk taşıyan anlarda bile, mutlaka bu yaşadıklarında bir hayır olduğunu düşünür ve ".Ben O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O'na tevekkül etmelidirler." (Yusuf Suresi, 67) ayetiyle bildirildiği gibi, çevrelerindekilere de bu gerçeği hatırlatırlar.

Hiçbir zaman için korku, panik ya da ümitsizliğe kapılmış bir insanın üslubunu kullanmazlar; sakin ve itidalli bir üslup içerisinde olurlar. Allah'tan ümit kesmenin, imanı kavramamış insanlara has bir özellik olduğunu bilirler. Her olayın Allah'ın dilemesiyle ve Allah'ın belirlediği hikmetler doğrultusunda gerçekleşeceğini bildikleri için zorluklar karşısında endişeye ve korkuya kapılmazlar. Samimi oldukları sürece, Allah'ın kendilerini en hayırlı ve en güzel olana ileteceğinin şuurunda bir üslupla konuşurlar.

Nitekim Kuran'ın "Ey iman edenler, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir topluluk, size ellerini uzatmaya yeltenmişti de, (Allah,) onların ellerini sizlerden geri püskürtmüştü. Allah'tan korkup-sakının. Müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Maide Suresi, 11) ayetiyle, müminlerin birbirlerine Allah'ın yardımını hatırlattıkları bildirilmektedir.

Müminlerin bu tevekküllü üsluplarına Kuran'da pek çok örnek verilmiştir. Örneğin İsrailoğulları ile birlikte deniz ile Firavun'un ordusu arasında kaldıkları sırada Hz. Musa bu tevekküllü tavrını ortaya koymuştur. İman etmeyen kimselerin ümitsizliğe ve korkuya kapılarak "Gerçekten yakalandık" dedikleri bir anda, Hz. Musa'nın sözü "Asla, Rabbim bizimledir" şeklinde olmuştur. Kuran'da Musa Peygamberin bu tevekküllü üslubu şöyle haber verilmektedir:

Böylece (Firavun ve ordusu) Güneş'in doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler. (Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." (Şuara Suresi, 60-62)

Hz. Musa bu zor durum karşısında yalnızca Allah'a güvenip dayanmış ve tevekküllü üslubuyla çevresindeki insanları da bu ahlaka davet etmiştir. Allah, Hz. Musa'ya asasıyla denize vurmasını vahyetmiş ve bunun üzerine deniz ikiye ayrılarak İsrailoğullarının geçebileceği bir yola dönüşmüştür. Firavun ve ordusu ise denizde boğularak can vermiştir. Bu olay, yalnızca Allah'ı vekil edinerek, dayanıp güvenenlere Rabbimiz'in yardımının bir örneğidir.

Hz. Musa kıssasında olduğu gibi, müminlerin bütün konuşmalarından Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmadıklarını ve yalnızca O'na güvendiklerini anlayabilmek mümkündür. Bir Kuran ayetinde müminlerin, "size karşı insanlar toplandılar, artık onlardan korkun" şeklinde bir tehdit altında kaldıklarında, "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyerek Allah'a olan güvenlerini ifade ettikleri haber verilir:

Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)

Dünya hayatının geçiciliğinin farkında olan bir üslupla konuşmak

Dünyevi değerleri ilahlaştıran insanların kendilerine has bir üslupları vardır. Konuşmalarından dünya hayatını yaşamlarının asıl amacı haline getirdikleri açıkça anlaşılır. Başkalarında görüp sahip olamadıkları güzelliklerden kimi zaman gıptayla kimi zaman da haset dolu bir üslupla bahsederler. Söz konusu kimselerin içlerinde yaşadıkları bu özenti, dünya hayatına ve ahirete dair gerçeklerden habersiz olmalarından kaynaklanır. Oysa Allah Kuran'da dünya nimetlerinin insanlar için bir deneme olduğunu bildirmiştir:

Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükafaat vardır. (Enfal Suresi, 28)

İman etmeyen insanlar bu gerçeğin bilincinde olmadıkları için, dünyada kendilerinden fazlasına sahip olan insanlara özenen, onların karşısında ezilen bir üslup kullanırlar. Örneğin zengin ve ünlü birinin giyiminden, arabasından bahsederken üsluplarında eziklikle karışık derin bir hayranlık hemen dikkati çeker. "Keşke onun kadar zengin olsaydım", "Keşke şu anda onun yerinde olsaydım", "Arabası ne kadar güzel, keşke benim olsaydı" gibi konuşmalarla bu özentilerini dışa vururlar. Oysa, gıptayla baktıkları insanların hepsi -kendileri gibi- Allah'a karşı aciz ve muhtaç olan kullardır. İnsanların sahip oldukları şeylerin tümü Allah'a aittir. Her insan, yaşamı boyunca Allah'ın kendisine verdiği nimetlerle denenmektedir.

İman edenler, asıl gerçek ve sonsuz olanın ahiretteki hayat olduğunu bildiklerinden, yaşamları boyunca ahiretteki asıl hayatı kazanmak için çaba harcarlar. Zenginlik, mal-mülk gibi dünya nimetlerini ise ancak Allah'ın razı olacağı şekilde kullanmak, Allah'ın verdiği nimetlere şükretmek ve Allah'ın şanını yüceltmek için isterler.

Bu güzel ahlaklarının bir sonucu olarak, sahip oldukları dünya nimetlerinden herhangi birini veya tamamını kaybetseler de, bundan dolayı üzüntü veya sıkıntı yaşamazlar. Bunu Allah'ın bir takdiri olarak düşünür ve Allah'tan ahirette kendilerine nimetlerin asıl gerçek olanlarını ve daha güzellerini vermesini isterler. Bunun yanı sıra Allah'ın, rızkı ve dünya nimetlerini insanlara belirli hayır ve hikmetler doğrultusunda verdiğini bildikleri tüm konuşmalarından anlaşılır. Allah bir ayetinde, insanlar arasında rızkını nasıl dağıttığını şöyle bildirir:

Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir. (Rad Suresi, 26)

Allah'ın yarattığı hikmetleri görüp kavrayamadıkları için, dünyevi değerlere, zenginliğe, mala mülke tutkuyla bağlı olan insanların yorumları hep dünya hayatına yönelik olur. Örneğin zenginliğine, şöhretine özendikleri bir insan aslında kötü ahlaklı biri olabilir. Ne var ki söz konusu kişiler bu insanın kötü ahlakını ve ahirette neyle karşılaşacağını hiç düşünmeyip, onun malına mülküne hayran olmakta bir sakınca görmeyebilirler. İman sahibi Müslümanlar ise, dünya hayatının gerçek yüzünü görüp asıl olarak Allah'ın rızasını ve ahiret hayatını kazanmaya çalışırlar. Bu nedenle üslupları daima bu gerçeğin şuurunda olduklarını yansıtır niteliktedir. Kuran'da bu konuya örnek olarak Karun isimli zengin bir kişinin servetine gıpta eden kimseler verilmiştir:

Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu..." (Kasas Suresi, 76)

Dünya hayatına özenen, bu nedenle Karun'un nasıl bir yanlış içinde oludğunu hikmet gözüyle değerlendiremeyen kimseler, Karun'un zenginliğini görünce şöyle demişlerdir:

Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler. (Kasas Suresi, 79)

Müslümanlar Karun'a sahip olduklarını verenin Rabbimiz ve asıl yurdun da ahiret olduğunu hatırlatırlarken, Müslüman ahlakıyla konuşmayanlar, Karun'un zenginliğinden etkilenerek cahilce bir tavır göstermişlerdir. Müslümanların bu insanlara yaptıkları hatırlatma ise Kuran'da şöyle haber verilmektedir:

Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler. (Kasas Suresi, 80)

Kuran'da, gösterdiği çirkin ahlak nedeniyle Karun'un ve konağının yerin dibine geçirildiği bildirilmektedir. Bu olayın ardından ise, daha önce Karun'a gıpta edenler, onun Allah karşısındaki aczini görmüş ve yaptıkları hatayı anlayarak bu kez Müslümanca bir üslupla karşılık vermişlerdir:

Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: "Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkar edenler felah bulamaz" demeye başladılar. (Kasas Suresi, 81-82)

Müslümanlar, Allah'ın "Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azablandırmak ve canlarının inkar içindeyken zorlukla çıkmasını ister." (Tevbe Suresi, 55) ayetinde bildirdiği gibi, dünya hayatına ait zenginliğe imrenmediklerini; daima Allah'ı ve ahiret yurdunu düşünen insanlar olduklarını tüm tavır ve konuşmalarıyla gösterirler. Müminlerin bu güzel ahlakı, ahirette olduğu gibi dünya hayatında da Allah'ın lütfuyla karşılık görür. Allah, dünya hırsından arınarak, Kendi rızasını hedefleyen kimselere hem dünyada hem de ahirette nimetin en güzeliyle karşılık vereceğini bildirmektedir:

Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

Konuşmalarda helale harama titizlik göstermek

Müslümanca konuşmanın en belirgin özelliklerden biri de, kişinin tüm konuşmalarında Kuran'da bildirilen 'helal haram sınırlarını' titizlikle korumaya özen göstermesidir. Kuran'ın "Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rüku edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) müminleri müjdele." (Tevbe Suresi, 112) ayetiyle insanlara Allah'ın sınırlarını korumaları emredilmiştir.

İnsan yaşamı boyunca Allah'ın yasakladıklarından nasıl sakınıyor ve emrettiklerini yerine getiriyorsa, aynı sınırları konuşmalarında da korumalıdır. Allah'ın sakınılmasını bildirdiği bir tavrı sözlü olarak da savunup destekçisi olmamalıdır. Allah'ın beğendiği bir tavrı da konuşmalarıyla övüp desteklemelidir. Örneğin iman eden bir kimse başkalarının hakkını yemenin, ölçüde tartıda hile yaparak haksız menfaat elde etmenin, yalan söylemenin, yalancı şahitlik yapmanın Allah'ın beğenmediği ve yasakladığı tavırlar olduğunu bilir. Bu nedenle hiçbir zaman sözleriyle de bu tavırlara arka çıkmaz. Haram bir tavrın doğruluğunu savunan bir insanın karşısında sessiz kalarak onu gizliden gizliye desteklemez.

Hak ve doğru olanı söylemekten hiçbir şekilde çekinmez, aksine Kuran ahlakını başkalarına da anlatmaktan büyük sevinç duyar. Hiçbir zaman "Fikirlerine karşı çıkarsam acaba bana tavır alırlar mı?" ya da "Acaba hakkımda ne düşünürler?" gibi endişelere kapılarak suskun kalmaz. Çünkü "(Bu,) Bir Kitap'tır ki onunla uyarman için ve müminlere bir öğüt olmak üzere sana indirildi. Öyleyse bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın." (A'raf Suresi, 2) ayetiyle hatırlatıldığı gibi insanlara Kuran ile öğüt vermenin müminler üzerinde önemli bir sorumluluk olduğunu bilir. Bu nedenle karşısındaki insanlara neden yanlış düşündüklerini, doğrusunun ne olduğunu Kuran'dan delilleriyle açıklar. Bunların Allah'ın sevmediği, yasakladığı davranışlar olduğunu anlatarak onları da Allah'ın sınırlarını korumaya davet eder. Karşısındaki kişilerin öğüt almayacaklarını anladığında ve Kuran'a muhalif konuşmalar yaptıklarını gördüğünde ise Allah'ın emrine uyarak, bu kimselerin yanlarından ayrılır. Allah'ın bu emri Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

Ayetlerimiz konusunda 'alaylı tartışmalara dalanlar:' -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma. (Enam Suresi, 68)

Bir başka ayette ise müminlerin cahilce konuşan kimselerle karşı karşıya geldiklerinde onurlu ve vakarlı bir tavır gösterdikleri ve "selam" diyerek geçtikleri bildirilmiştir:

O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman "Selam" derler. (Furkan Suresi, 63)

Konuşurken şeytanın etkisinde bir üsluptan sakınmak ve şeytandan Allah'a sığınarak konuşmak

Kuran'da şeytanın kıyamete kadar insanları Allah'ın yolundan saptırmaya and içtiği bildirilir. Şeytan isyan ettiği için Allah Katından kovulmuş ve lanetlenmiştir. Amacı kendisi gibi, insanları da isyana sürüklemektir. Bu amacına ulaşabilmesi için Allah şeytana kıyamet gününe kadar süre tanımış ancak onun 'gerçekten iman etmiş kimseler üzerinde hiçbir etkisinin olamayacağını' bildirmiştir.

Şeytan insanı doğru yoldan saptırmak için ona çeşitli kuruntular ve vesveseler vermeye çalışır. Ancak "(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir." (Araf Suresi, 201) ayetiyle bildirildiği gibi, kalben Allah ile birlikte olan kişi bunlardan etkilenmez. Şeytandan kendisine böyle bir kışkırtma hissi geldiğinde bir mümin hemen Allah'a sığınır ve bunun şeytanın bir aldatmacasından başka bir şey olmadığını anlar.

İmani yönden zayıf olan insanlar ise şeytanın hilelerine kolaylıkla aldanırlar. Oysa Allah "...Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır." (Nisa Suresi, 76) ayetiyle şeytanın düzeninin ne kadar zayıf olduğunu bildirmiştir. Ancak gereği gibi iman etmeyen kimseler şeytanın aldatmacalarını gerçek sanırlar.

Allah'ın varlığından ve Kuran ahlakından tamamen gafil olan insanlar ise neredeyse tüm hayatları boyunca şeytanın yönlendirmesiyle hareket ederler. Onun istediği gibi düşünür, onun istediği gibi davranır ve onun istediği gibi konuşurlar. Aldıkları tüm kararlara, söyledikleri her söze şeytanın çarpık mantığı hakimdir. Şeytanın amacı, kendisine uyan bu insanları kullanarak diğerlerini de genel bir ahlak bozukluğuna sürüklemek, kalplerine kendi çirkin ahlakını yerleştirmektir. Onların ağzını kendi ağzı gibi kullanarak bu yolla diğer insanlara telkinlerini ulaştırmayı hedefler.

Allah'tan gafil olarak yapılan konuşmaların özel şeytani bir üslubu vardır. Bazı kişiler adeta şeytanın elçiliğini yaparcasına, beraberlerindeki insanları Allah'tan ve Kuran ahlakından uzaklaşıp cehennem ahlakını yaşamaya çağıran bir üslup kullanırlar. Bu üslup kimi zaman süslü ve çekici bir havaya bürünebilir; amaç şeytani ve kötü olan bir şeyi insanlara makul ve mantıklı gösterebilmektir. Bu konuşmalarda kişi, sözlerini hep cahilce mantıklarla desteklemeye çalışır. Konuşmalarıyla çevresindekilere kaderi, ahireti, hesap gününü, Allah'ın azabını unutturmaya gayret eder. İnsanları dünya hayatına aldanmaya çağıran sinsi bir üslup kullanır. Karşı tarafın vicdanını susturup rahatlatabilmesi için sahte ve aldatıcı mantıklar öne sürer. Allah'a iman ve Kuran ahlakının yaşanması konusunda kişilerin