|
İnsan, şiir ve şair;
Galileo, eğer dünyanın döndüğünü
şiir formatında söyleseydi,
engizisyon belki de onu mahkum
etmezdi. Hallaç, eğer belagat
mülkünü şiirin parlak kılıcıyla
açarak dillendirseydi hakikat
sırrını, dara uğramazdı yolu belki.
Cevherin özünü değiştirmeden
saklamada bir İsa nefesidir çünkü
şiir; firuze bahçelerde zümrüt
ırmaklar gibi çağlar. “Öylesi vardır
ki şiirin, hikmetin ta kendisidir.”
Yusuf elinde bir ayna olur
Zülayha’nın hicabı kadar çaresiz.
Şiir okumazsa bir dildar, nereden
bilsin çektiğini aşığın? Tur-i
Musa’da didar gösterir bazen
divaneye, bazen gizli bir lisan olur
Davut neşidelerinde.
Tarihten bu güne, kağıtlar bitti,
mürekkepler tükendi, ömürler toprağa
yar oldu, ama şiir hiç bitmedi.
Duygu, his, hayal varoldukça, camlar
mumların aleviyle buğulandıkça,
lambada titreyen alev üşüdükçe,
kısacası insan denen mefhum
varoldukça, şiir asla yok
olmayacaktır.
Hani kimse haykırmasa, kimse kalemle
kağıdın sevdasına tanık olmasa, şiir
yok mu olur dersiniz. Elbette hayır.
O her zaman ki ıssız dünyasında bir
sır gibi daima yaşayacaktır. Çünkü
şiiri ne yazan vardır, ne de okuyan.
Asıl şiirin kendisi vardır.
Biz de bu gün istedik ki, loş bir
ışığın, hoş bir ışığıyla
karanlıklarda kalan yüreğimize ateş
böcekleri gönderelim. İnce namelerin
fısıltısıyla bu sırrı kalbinize
üfleyelim. Siz sadece o ince
duygularınızı sesin kollarına
bırakın yeter.
Bir duygu anne kadar saf ve temiz.
Duygu …. Tamam
Bir hayal, annenin gözleri kadar
geniş, kalbi kadar engin. His… tamam
Bir kalem, annenin eli kadar
ince, gözyaşı kadar mukaddes
mürekkep. Kalem…. Tamam
Bir kağıt, annenin yüzü kadar
beyaz, duruşu kadar masum. Kağıt….
Tamam
Küçük bir mumun alevi, annenin
gözleri kadar aydınlık, sevgisi
kadar titrek. Işık… tamam.
Bilmem geriye ne kaldı,
söylememe gerek var mı?
“Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim.
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi, sal
anneciğim.
Gözlerinde aksi bir derin
hiçin,
Kanadın yayılmış, çırpınmak
için,
Bu kış yolculuk var, diyorsa
için,
Beni de beraber al anneciğim.”
“Şiir, o derin mahzenlerde pranga
vurulmuş duyguları çıkartıp,
aydınlıkla buluşturan, onlara
yeniden hayat veren bir kaynaktır.
Şiir, denizlerden göllere,
nehirlerden ırmaklara akan sihirli
söz ırmağı. Sözün, kelimelerin
kanatlanışı. Yıldızlardan yıldızlara
uçuşu. Gök yüzünün ayla buluşması,
sesin yerini sessizliğe terk edişi.
Bitmeyen bir rüyanın paylaşılması.
İnsanoğlunun sessizliğinin kaleme
dönüşü. Birbirine sırtını dayamış
kelimelerin samimiyeti.
Şiir, sevenin sevilene
sevgisini, özleyenin özlenene
özlemini, ağlayanın ağlatana
ağlayışını öyle bir anlatır ki,
kelimeler harflere, cümleler
kelimelere, kağıtlar cümlelere
yetişmekte aciz kalır. Bir yarıştır
bu sessizlikten sese doğru,
karanlıktan aydınlığa, kalpten
satırlara.”
.
İçindeysen eğer hayatın, taşta olsa
yüreğin yosun tutuyorsa, gülmesen de
cümlelerinde “gül”sözcüğü varsa, göz
yaşını başka gözlerde de olsa
görebiliyorsan, ümidin ölüm dahi
olsa ümit edebiliyorsan, sevmesen
sevilmesen bile, sevgi
diyebiliyorsan, içinden gelmese de,
dargın anında “aşk olsun”
dökülüyorsa dudaklarından, yazmasan,
okumasan bile, kalem ve kağıdın
kokusunu hissedebiliyorsan, uyanmayı
bekleyen bir şiir yüzün var
demektir.
“Eğer diken akıl vicdan bilseydi,
utanır gövdende çıkmazdı gülüm.
Nedim bu aleme yine gelseydi,
Lalenin yüzüne bakmazdı gülüm.”
Yunus bahçenizde durmasa idi,
Sarı çiçek deyip sormasa idi,
Şefkatle yüzüne sürmese idi,
Çiçeğin böyle hoş kokmazdı gülüm.”
Şiir öyle bir manevi mucize ki,
sadece duyulan, hissedilen hayatın
derin izlerini taşımaz. Bir insan
tatmadan yazabiliyorsa ölümü, bu
şiirin sonsuzluğudur işte. Her şeye
bir nokta koyuyoruz da şiire bir
nokta koyamıyoruz işte. Cümleler
biten harflerden kuruludur. Kim ne
derse desin her yolun bir sonu
vardır. Her gece aydınlık bir
sabahla, beyazlar siyahla, mutluluk
bir ahla biter de şiir hiçbir sonla
karşılaşmaz.
İnsan şiirde sadece kendi
maneviyatı kadar yol alır, ama asla
onun bitişini göremez. Fakat insan
işte, bazen şiirin öyle
karanlıklarına dalıyor ki, şiir bile
şaşıyor.
“ Oyuncak kırılır, haydi, ya
insan,
Nasıl parçalanır, nasıl
bölünür?
Söylerler, mezara kulak
dayasan;
Bir daha ölmemek için
ölünür.
Çekilmez akılda bu kadar
sancı;
Akıl bir çürük diş, at,
kurtulursun!
Ölmemenin olsa gerek ilacı;
Eski rafta ara, belki
bulursun!”
Şiir duygudur, sonsuz dünyaların
sahilinde buluşur duygular. Yolu
olmayan gökte hayaller gezinir.
Hissizlik ıssız sularda parçalanır.
şiir öldürür hissizliği. Duygularsa
derinlerde bir yerlerde hayat bulur.
Ve sonsuz dünyaların sahilinde
duygularla hayalin kavuşması vardır.
Onları artık kimse ayıramaz. Çünkü
hissizlik ölmüştür artık.
Şiir şairi asla yarı yolda
bırakmaz. Aydınlıkta nasıl
yanındaysa, karanlıklarda da
yanındadır. Onun kalbi kadar
şefkatli hiçbir sanat yoktur.
“Kaldırımlar, çilekeş
yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış
bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses
kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan
bir lisandır.”
Bakın şiir kendisini nasıl tasvir
ediyor:
“Ben bir damlayım, damladığım
yerde duygu biter, aşk biter, sevgi
biter.
Ben bir gözyaşıyım. İçimde
nice hasretler, nice kederler
gizlenmiş. Satırlara düşen kelimeler
işte benim. Ben senim. İçinde
gizlendiğim, ama bilmediğin. Ben,
senin ağladığın, güldüğün.
Nice aşıkların bağrına basarak
uyuduğu beyaz kağıtlardaki yolcuyum.
Bazen baş kestiren fermanlarda ben
varım. Nice savaşların sıcaklığıyla
yandı cümlelerim. Al renge boyandı
beyaz kağıtlarım. Ve nice zaferleri
de kuşanan bendim.”
Şiir ki kapsadığı duygular sonsuz
olur da içinde bu milletin tarihini
yazmaz mı? Hem de kalem
kırılırcasına, kağıt yıpranırcasına,
mürekkep ağlarcasına….
Son Söz; Şiir anlatılmaz yaşanır
derler ya işte öyle....
|