Resulullah (s.a.a), Fil yılı Rabi’ul
Evvel ayının 20 sine rastlayan
(M.571’de) Pazartesi günü şafak
vakti Mekke şehrinde dünyaya
geldi.(1) Resulullah (s.a.a)’in
değerli babası, Abdullah bin
Abdulmuttalip bin Haşim bin
Abdumenaf’dır. Değerli annesi ise
Veheb bin Abdumenaf’in kızı
Amine’dir. Görüldüğü gibi her iki
şahsiyetin akrabalık bağı
Abdumenaf’da birleşiyor.
Hz. Peygamber’in mübarek ismini
İlahi emir gereği Muhammed, (2)
künyesini ise Ebu’l Kasım (3)
koyuyorlar.
İmam Bakır (a.s) buyurmuşlardır ki,
Hz. Peygamber doğumunun yedinci günü
Hz. Ebu Talib, Hazretin dünyaya
teşrifinden dolayı bir kurban keser
ve akrabalarını misafirliğe davet
ederek şöyle der: “Bu Ahmed’in
akikasıdır.” Misafirler; “Onun
ismini neden Ahmed koydun?” diye
sorduklarında, ise Ebu Talib; “Yer
ve gök ehlinin övgüsünden dolayı
onun ismini Ahmed koydum.” der.(4)
İşte bundan dolayı Hz. Emir-ul
Mü’minin Ali (a.s), Hz. Resulullah
(s.a.a)’ın iki ismi bulunan
peygamberlerden olduğunu
söylemiştir.(5)
Peygamber (s.a.a) henüz daha dünyaya
gelmeden babasını kaybetti; (6)
dünyaya geldikten sonra da onu süt
emmesi için Halime-i Sadiyye’ye
emanet ettiler. İbn-i Sad’ın
yazdığına göre, Halime Hazreti
kucağına alır almaz döşü sütle
doldu; öyle ki, Peygamber ve
Halime’nin açlıktan uyumayan çocuğu
da o sütten doydular.(7)
Peygamber (s.a.a) üç yaşına kadar
annesi Amine’nin de gözetimiyle süt
annesi Halime’nin yanında kaldı,
daha sonra Mekke şehrine getirilerek
annesine teslim edildi.
Peygamber (s.a.a) altı yaşında iken
annesi Amine ve bakıcısı Ümmi
Eymen’le birlikte akrabalarını
görmek için Medine’ye giderler. Bir
ay Medine’de kaldıktan sonra
Mekke’ye dönüşte, Ebva denen yere (Cuhfe’den
37 km. uzak) ulaştıklarında Hazretin
değerli annesi vefat eder ve orada
defnedilir. Ümmi Eymen Hz.
Peygamber’i Mekke’ye getirir ve
ceddi Abdulmuttalib’e teslim eder.
Böylece Abdulmuttelib Hazretin
sorumluluğunu üstlenmiş olur.(8) Ama
iki yıl sonra Abdulmuttalib de
dünyadan göçer.(9) Onun vasiyeti
gereğince de, Hz. Ebu Talib kardeşi
oğlu Hz. Muhammed (s.a.a)’ın
sorumluğunu üstlenir.(10)
İbn-i Abbas’ın naklettiğine göre,
Ebu Talib Hz. Peygamber ile öyle
ilgileniyordu ki, gece ve gündüz
ondan bir an olsun ayrılmıyordu, onu
kendi yanında yatırıyor ve onun
hakkında kimseye güvenmiyordu.(11)
Hz. Resulullah (s.a.a) on iki
yaşında iken (12) Ebu Talib’le
birlikte Şam’a yolculuğa çıkarlar.
Bu yolculukta Buheyra isminde bir
rahiple karşılaşırlar. Buheyra,
Hıristiyan alimlerinin en
bilginlerindendi. Hz. Peygamber’i
görür görmez, O’nun ahir-uz zaman
Peygamberi olduğunu hemen anlar ve
Ebu Talib’e dönüp şöyle der: “Önceki
semavi kitaplarda bu gencin
peygamberliğiyle ilgili haber
vardır.(13)
Hz. Resulullah (s.a.a), erginlik
çağına kadar Hz. Ebu Talib’in evinde
kalılar ve ahlak, yiğitlik, halkla
geçinmek ve emanete riayet etmek
bakımından öyle bir yüce ahlak ve
erdemlilik sergilerler ki halk ona
“Emin” lakabını takarlar.(14)
Hz. Resulullah (s.a.a) yirmi yaşında
iken “Hilf-ul Fodul” antlaşmasına
katılmıştır. Bu antlaşma, Beni
Haşim, Beni Zühre ve Beni Temim
arasında yapılan insani değerleri
önemseyen bir anlaşma idi. Bu
antlaşma gereğince mazlumların
hakları zorbalardan alınacak ve
gereken yardımlar onlardan
esirgenmeyecekti.(15)
Hz. Hatice asaletli ve serveti olan
bir kadındı. Hz. Hatice erkekler
vasıtasıyla ticaretle uğraşıyordu.
Resulullah,ın doğru konuşan ve emin
biri olduğunu öğrenince, Hazrete,
kölesi Meysere ile birlikte ticaret
yapmak için Şam’a gitmesini ve diğer
tacirlerden daha fazla pay almasını
önerdi. Hz. Resulullah (s.a.a)
Hatice’nin bu önerisini kabul ederek
onun malı ile Şam’a doğru yola
çıktılar. O memlekette mallarını
satıp işlerini bitirdikten sonra
Mekke’ye döndüler. Mekke’de de
oradan getirdikleri malları satıp
öncekilere oranla iki kat veya daha
fazla kar elde ettiler. Üstelik
Meysere de yol boyunca
Resulullah’dan gördüğü hareket ve
davranışları Hatice’ye anlattı.
Bunun üzerine, Hatice, birisi
vasıtasıyla Resulullah’a şöyle bir
mesaj gönderdi: “Ey amca oğlu,
aramızda akrabalık bağı olduğundan
kavmin arasında yüce şeref ve nesebe
sahip bulunduğundan, güvenilir, iyi
huylu ve doğru konuşan olduğundan
dolayı seninle evlenmeye
gönüllüyüm.”
Hatice’nin bu evlenme teklifi öyle
bir zamanda oldu ki, Hatice o
zamanlar nesep açısından en köklü,
şeref ve mal bakımından da bütün
kadınların en üstünü idi; herkes
onunla evlenmek istiyordu, ama o hiç
kimseyi kabul etmiyordu.(16)
Resulullah (s.a.a) Hz. Hatice’nin bu
evlenme teklifini kabul ederek
amcalarını onu istemeye gönderir ve
böylece bu mübarek vuslat
gerçekleşmiş olur .(17)
Resulullah (s.a.a) evlendiği zaman
yirmi beş yaşında idiler. (18) İbn-i
Abbas ve bir grup diğer bilginlerin
sözüne göre, Hz. Hatice de yirmi
sekiz yaşında idi.(19)
Hz. Peygamber (s.a.a)’in Hz. Hatice
ile evlenmesinden ikisi erkek, dördü
kız olmak üzere toplam altı çocuğu
olmuştur. Erkeklerin isimleri: Kasım
ve Tahir; kızların isimleri ise Ümmi
Gülüsüm, Rukayye, Zeynep ve
Fatıma’dır.(20)
Hatice-i Kübra (a.s) Resulullah
(s.a.a) ile ortak yaşantısında çok
fedakarlıklar yapmıştır. O, bütün
mal ve servetini aziz eşinin
ihtiyarına bırakmış ve bütün
kadınlardan önce Hz. Resulullah’a
iman etmiştir. Resulullah (s.a.a)
onun hakkında şöyle buyurmuştur:
“O, insanlar kafir olduğunda bana
iman etti, halk beni tekzip
ettiğinde o beni tasdik etti, halk
beni mahrum bıraktığında o kendi
malıyla bana yardımda bulundu.”(21)
Hz. Resulullah’ın yaşantısının en
hassas dönemi, 40 yaşına girdiği
dönemdir. Zira Hazret bu yaşta
Receb’in 27. günü (M. 610)
peygamberliğe seçilmiştir.(22) O
zamandan itibaren üç yıl boyunca
halkı gizlice İslam’a davet
etmiştir. (23) Hz. Resulullah’a ilk
iman eden Emir-ul Mü’minin Hz. Ali
olmuştur. (24) Ondan sonra da Hz.
Hatice iman etmiştir.
Bi’setin üçüncü yılında Resulullah
(s.a.a), halkı açıkça İslam’a davet
etmeye mamur kılındı. Bu emir gereği
önce kendi yakınlarını misafirliğe
davet edip onlara şöyle buyurdu:
“Allah Teala beni, sizi O’na davet
etmeye emretmiştir. İçinizden kim
beni tasdik edip, bu işte bana
yardımcı olursa, sizin aranızdaki
kardeşim, vasim ve halifem
olacaktır.” (25)
Teberi’nin yazdığına göre, bu
toplantıda Hz. Ali, Peygamber’e
yardımcı olacağını ilan eden tek
şahıs oldu. Peygamber (s.a.a) de
oradakilere şöyle buyurdu:
“Bilin ki, bu şahıs, benim sizin
aranızdaki kardeşim, vasim ve
halifemdir; onun sözlerini dinleyin
ve emirlerine itaat edin.” (26)
Resulullah (s.a.a) akrabalarını
İslam’a davet ettikten sonra, halkın
da putlarını bırakıp sadece Allah’a
ibadet etmelerini istedi. Bu söz
onlara çok ağır geldi; az bir grup
hariç, hepsi Hazretle düşman olmaya
başladılar. O kritik anda, Mekke’nin
büyüğü ve Peygamber’in amcası olan
Hz. Ebu Talib, kardeşi oğlunun
yardımına koştu ve onu yalnız
bırakmayacağına dair yemin etti.(27)
Gerçekten öyle de yaptı. Hz. Ebu
Talib, hayatta olduğu müddetçe
Kureyş, Hz. Peygamber’i fazla
incitemedi.
Kureyş büyükleri, Hz. Ebu Talib’in
varlığıyla Hz. Peygamber’i tam baskı
altına alamadıklarını görünce, yeni
Müslüman olanları eziyet ve işkence
etmeye başladılar. Peygamber
(s.a.a), Müslümanların Kureyş’in
zulüm ve eziyetinden kurtulmaları
için onlara Habeşi’ye hicret
etmeleri için izin verdi.
Bi’setin altıncı yılında, Mekke
müşrikleri, Peygamber (s.a.a)’i
öldürme kararı aldılar. Bu yüzden
Hz. Muhammed (s.a.a)’i kendilerine
teslim etmedikçe, Beni Haşim’le
muamele yapmayacak ve onlardan
evlenmeyeceklerine dair kendi
aralarında bir antlaşma imzaladılar.
Bu antlaşmayı bir deri sayfaya yazıp
Ka’be’nin duvarına astılar. Beni
Haşim de canlarını korumak için
Peygamber (s.a.a) ile “Şi’b-i Ebu
Talib” deresine sığındılar; üç yıl
boyunca orada kaldılar. Üç yıl sonra
Allah Teala Peygamberine, antlaşmayı
“Allah” lafzı hariç, karıncaların
yediğini haber verdi. Hz. Ebu Talib
bu haberi Kureyşlilere iletti ve
onlara; “Eğer Muhammed’in
söyledikleri doğru çıkarsa ne
yaparsınız?” diye sordu. Onlar da:
“Artık el çekeriz” dediler.
Kureyşliler Ka’be’ye gidip oraya
astıkları antlaşmanın “Allah” lafzı
hariç karıncalar tarafından
yenildiğini görünce, kendi
antlaşmalarından vazgeçtiler.
Bi’setin onuncu yılında vuku bulan
bu olay neticesinde Mekke halkından
bir çok kimseler İslamiyet’i kabul
ettiler. Böylece Beni Haşim Şi’bi
Ebu Talib’den dışarı çıkabildi.(28)
Peygamber (s.a.a) bi’setin onuncu
yılında iki büyük yardımcısı olan
Hz. Ebu Talib ve Hz. Hatice’yi
kaybetti, (29) bu iki büyük
şahsiyetin ölümü Hazrete çok ağır
geldi, bundan dolayı o yılın ismini
“Hüzün Yılı” koydu.(30)
İmam Zeyn’ul- Abidin (a.s) şöyle
buyurmuştur:
“Resulullah (s.a.a), Ebu Talib ve
Hatice’yi kaybettiğinde artık
Mekke’de kalması güçleşmişti… Allah
Teala bundan dolayı Hz. Peygamberin,
Mekke’de yardımcısı olmadığından
orayı terk edip Medine’ye doğru
hareket etmesini emretti”(31)
Hz. Ebu Talib dünyadan göçtükten
sonra Kureyşin peygambere eziyeti
gittikçe fazlalaştı, Hazrete
defalarca ihanet edip O’nun canına
kıymak istediler. (32)
Mekke müşrikleri, bi’setin on üçüncü
yılı “Dar’un Nedve” denilen bir
yerde toplanıp Hz. Peygamberi
öldürme kararı aldılar. Bu karara
göre çeşitli kabilelerden oluşan
gençler hep birlikte Hazrete
saldıracak ve kimin tarafından
öldürüldüğü bilinmeyecekti. (33)
Hz. Peygamber (s.a.a), İlahi vahiyle
bu komplodan haberdar oldu ve
geceleyin Mekke’den ayrılarak
Medine’ye doğru yola çıktı. Emir’ul-
Mü’minin Hz. Ali de Peygamber
(s.a.a)’in canını korumak için O’nun
yatağında yattı. (34)
Peygamber (s.a.a), Rabi-ul Evvel
ayının ilk günü Mekke’den ayrıldı ve
aynı ayın on ikinci günü Medine’nin
yakınlarında olan “Kuba” denilen
yere vardı ve orada yaklaşık on gün
Hz. Ali’yi bekledi. (35)
Bu müddet içerişinde de Kuba
camisini yaptırdı. Daha sonra Hz.
Ali’nin gelmesiyle Medine’ye teşrif
buyurdular .
Hz. Peygamber’in hicreti ardından
Mekke Müslümanları da yavaş-yavaş
Medine’ye hicret etmeye başladılar.
Peygamber (s.a.a), Muhacir ve Ensar
(Medine halkı) arasındaki samimiyet
bağını güçlendirmek için onların
aralarında kardeşlik bağı oluşturdu.
Peygamber (s.a.a), bu teşebbüsü ile
Medine’de İslami bir toplum
oluşturmuş ve Muhacirlere yardım
için de uygun bir zemin
hazırlamıştı.
Bu küçük İslam toplumunun
kuruluşundan daha on dokuz ay
geçmemişken Müslümanlarla Mekke
müşrikleri arasında savaş ateşi
tutuştu. İlk önemli savaş Bedir
savaşı idi, onun peşi sıra Uhud,
Handek, Hayber,Tebuk vb….savaşlar da
vuku buldu.
Peygamber (s.a.a)’in savaşları iki
çeşittir; birincisi, kendisinin
katıldığı savaşlardır, bu savaşlara
“Gazve” denilir. Diğeri ise
kendisinin katılmadığı savaşlardır,
bu savaşlara da “Seriyye” deniliyor.
Gazvelerin sayısının 28,
seriyyelerin sayısının ise 38 tane
olduğunu söylemişlerdir. (36) Bunca
savaş, dokuz yıldan az bir zamanda
vuku bulmuştur.
Bu gazve ve seriyyeler,
Müslümanların Hicaz topraklarında
azamet ve güçlerinin aşikar olmasına
ve bir çok Arap kabilelerinin Hz.
Peygamberle barış antlaşmaları
imzalamalarına sebep oldu.
Bu antlaşmaların en önemlisi,
Hudeybiye antlaşması idi. Hz.
Peygamber bu antlaşmayı, hicretin
altıncı yılında Mekke müşrikleriyle
yaptı. Bu antlaşma, Hicaz toprağında
nispi bir emniyet ve huzurun
oluşmasına yol açtı ve diğer
topraklarda da İslam’ın yayılmasına
ortam hazırladı.
Peygamber (s.a.a), hicretin yedinci
yılında İslam’ın geniş bir şekilde
yayılmasını sağlamak için bir çok
mektuplar yazmış ve bu mektupları
İran, Rum, Habeş, Mısır, Yemame,
Bahreyn vb. ülkelerin kıralı ve
padişahlarına göndererek kendi
mesajını onlara iletmiştir. (37)
Hazret bu mektuplarda onları İslam’a
davet ediyordu. Bu vesileyle Hz.
Peygamber’in cihanı risaleti
dünyanın her tarafına bildirilmiş ve
böylece İslam’ın mesajı uzak
memleketlere de ulaşma imkanını
bulmuştur.
Hicretin sekizinci yılının Ramazan
ayında Mekke şehri Peygamber
tarafından fethedildi. (38)
Resulullah (s.a.a) ordusuyla
birlikte savaşmaksızın Mekke şehrine
girdi, ilk teşebbüsünde Mekke
halkının hepsini affetti ve Kabe’de
bulunan üç yüz altmış putu oradan
temizledi (39) ve sonra minbere
çıkıp şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Allah Teala cahiliyye
tekebbürünü ve atalarla övünmeyi
sizin aranızdan temizledi. Bilin ki
siz Adem’densiniz, Adem de
balçıktandır. Bilin ki, Allah’ın en
iyi kulları O’ndan korkan ve günah
işlemeyendir.” (40)
Resulullah (s.a.a), Mekke’de kısa
bir müddet kaldıktan sonra Medine’ye
doğru hareket etti. Bir kaç aydan
sonra, Rum ordusunun İslam
ülkelerine saldırıp o topraklarda
ilerlemeyi amaçladıklarını öğrendi.
Hazret bu haberi öğrenir öğrenmez
İslam ordusunun, Rum ordusuna karşı
koymak için Şam sınırlarına doğru
hareket etmelerini emretti, kendisi
de ordunun komutanlığını üzerine
aldı. Uzun bir mesafeyi kat ettikten
sonra, Hicretin dokuzuncu yılının
Şaban ayında Şam sınırında bulunan
Tebuk topraklarına ulaştılar. Ama
Rumlulardan hiçbir eser yoktu. Çünkü
Rum ordusu, Hz. Peygamber’in
komutanlığındaki İslam’ın güçlü
ordusunun hareketinden haberdar
olmuş ve Müslümanlar karşısında
yenilgiye uğramak korkusundan
aldıkları kararlarından
vazgeçmişlerdi.
Resulullah (s.a.a) düşman
tehlikesinin olmadığını görünce,
ordunun Medine’ye dönmesini emretti.
“Tebuk” ismiyle meşhur olan bu
gazve, Hz. Peygamber’in en son
gazvesi sayılmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.a)’in Hicaz
topraklarındaki en fazla
muvaffakiyet elde ettiği yıl,
hicretin dokuzuncu yılıdır. Çünkü o
yılın hac merasiminde müşriklerden
beraat ilan edildi. (41) Bu önemli
mesele, Kurban Bayramında Emir’ul-
Mü’minin Hz. Ali (a.s) vasıtasıyla
düşmanlara duyuruldu ve onlara,
İslam’a karşı tavırlarını
belirlemeleri için dört ay mühlet
verildi. Bu beraatın ilanı
neticesinde çeşitli kabilelerin
elçileri Medine’ye doğru akın etmeye
başladılar. Hepsi Hz. Peygamber’in
huzuruna gelip İslam’ı kabul
ettiklerini veya İslam’ın
sığınağında yaşamaları için cizye
ödemeye hazır olduklarını ilan
ettiler.
O yıl çok fazla elçinin Medine’ye
akın etmesinden dolayı o yıla
“Amm’ul- Vefud” (elçiler yılı)
ismini vermişlerdir. Böylece puta
tapma adet ve geleneği Hicaz
toprağından silinmiş ve yerine
tevhit dini yerleşmiştir.
Resulullah (s.a.a), hicretin onuncu
yılında hac amellerini yapmak için
Mekke’ye yolculuk yapmaya
hazırlandı. Müslümanlar da bu haberi
duyunca, hac amellerini doğru bir
şekilde kamil olarak öğrenmek için
yolculuğa hazırlandılar. Resulullah
(s.a.a) Zilkade ayının sonuna dört
gün kala Medine’den ayrıldı,
Zilhacce’nin dördüncü günü ise
Mekke’ye vardı. (42) Hac amellerini
yaptıktan sonra Müslümanlarla
birlikte o şehirden ayrıldı ve
Medine’ye doğru yola koyuldu. Yüz
yirmi bin civarında olan hac kervanı
“Cuhfe” denilen yere yetiştiğinde,
Hz. Peygamber tarafından kervanın
durdurulması emredildi. Hazret
namazını kıldıktan sonra Gadir-i Hum
kenarında bir hutbe okudu sonra Hz.
Ali’nin elinden tutarak yüksek bir
sesle şöyle buyurdu:
“Ben kimin mevlası (efendisi) isem
Ali de onun mevlasıdır. Allahım, ona
yardım edene sen de yardım et, onu
yalnız bırakını sen de yalnız koy…”
(43)
Bu vakıa, Zilhacce’nin on sekizinci
günü vuku buldu. Hz. Peygamber’in
halife tayin etme işi bir kaç defa
çeşitli yerlerde tekrarlanmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.a) Haccet’ul-
Veda yolculuğundan sonra, ömrünün
son günlerini yaşıyordu, nihayet
hicretin on birinci yılı Sefer
ayının yirmi sekizinde fani dünyadan
ayrılıp ebedi yurda göç etti. (44)
Peygamber (s.a.a)’in Hatice’den altı
çocuğu vardı, onların isimlerini
daha önce zikrettik. Mariye’den de
İbrahim isminde bir oğlu vardı.
Hazretin, Fatıma (a.s) hariç bütün
evlatları kendi hayatı döneminde
vefat ettiler. (45) Hz. Peygamber’in
nesli, Hz. Fatıma’dan devam etti.